| Röportajlar / Commentary |
|
Tuncer Cücenoğlu Söyleşisi
(İsmail Can Törtop)
15.01.2008
Geçen İstanbul’a kar yağdı ya, işte o buz gibi havada Tuncer Cücenoğlu ile
sıcacık bir söyleşi yaptık, Taksim Gümüşsuyu’ndaki Mitos Boyut Yayınevi’ndeki
odasında.
Tiyatro Dünyası ekibi olarak tiyatronun oyunculardan ve yönetmenlerden ibaret
olmadığını biliyoruz. Bir tiyatro oyununda en az oyuncu ve yönetmen kadar önemli
olan diğer bir alan da Tekst’tir. Yaşayan en önemli ve en popüler oyun
yazarlarımızdan, oyunları onlarca ülkede oynanan ve büyük beğeni kazanan,
tiyatromuzun gurur vesilesi Sayın Tuncer Cücenoğlu ile başarılı bir tiyatro
oyununun özellikleri, Türk Tiyatrosu’nun bugünü hakkında konuştuk, genç
yazarlara tavsiyelerini aldık.
Kütüphanecilik eğitimi aldınız. Tiyatro yazarlığına
nasıl başladınız?
Lise yıllarında yazarlık olayım başladı. Aziz Nesin’e öykünerek mizah öyküleri
yazıyordum. Hatta edebiyat derslerinde her hafta bir öykü yetiştirirdim öne
çıkmak için. Sonra ilk kez Çorum’a bir tiyatro geldi, Devlet Tiyatroları,
“Koçyiğit Köroğlu” adlı oyunu ile. Ben ilk kez tiyatroyu orda izledim, lise
öğrencisiydim. Ve tiyatroya müthiş ısındım. Üniversite eğitimi için Ankara’ya
yerleştiğimde artık tiyatroların devamlı bir izleyicisi olmaya başlamıştım.
Dedim ki bu alan boş, çünkü Aziz Nesin falan aşılmaz diye düşünüyordum mizah
öyküsü dalında. Sonra l972’de ilk oyunumu yazdım, Kördövüşü. 1973’te “Öğretmen”i
yazdım ve bunlar hemen arka arkaya sahnelendi. İstanbul’da bir tiyatro dergisi
yayınlanırdı, Tanju Cılızoğlu, Seçkin Selvi falan. Onlara Kördövüşü’nü
gönderdim.. Onlar hemen Ergun Köknar-Suna Pekuysal’ın tiyatrosuna göndermişler
oyunumu. Üsküdar oyuncuları. Hemen orada başladı. Arkasından yine bir haftada
yazdığım Öğretmen Devlet Tiyatroları’nda girdi, 13. temsilde yasaklandı. Oyunda
öğretmen “bu başımızdakiler de hiçbir şey bilmez” diye bir şey diyor. Önümde de
Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı oturuyor. Ben de onun yanında memur olarak
çalışıyorum. “Sen bize hakaret ediyorsun” dedi ve hemen ertesi gün oyunu
yasaklattılar. Oyun yazarlığım böyle başladı. Sonra benim oyun yazarlığım bitti,
aslında bitmedi ben yazmaya devam ettim ama asla hiçbir yerde oynanmadı
oyunlarım. Bu işler böyledir, biri kara listeye alınırsa bütün tiyatrolar
bilgilendirilir, bunu oynamayın diye. 1984 yılına kadar oyunlarım oynanmadı
böylece.
Kendinize daha yakın hissettiğiniz bir tür var mı?
Benim oyunlarım toplumcu-gerçekçi kara komediler. Doğrudan doğruya komedi oyunum
sadece Boyacı sayılır ama o bile doğrudan komedi değildir. Benim oyunlarım
toplumsal yanı, meseleleri olan oyunlardır..
Hiç sahneye çıktınız mı?
Bir defa çıktım. Rahmetli Avni Dilligil’in tiyatrosu vardı, Avni Dilligil
Tiyatrosu. Onlar Ankara’da Kırmızı Fenerler’i oynuyorlardı. Bu oyun çok ilginç
bir oyundur. Yunanistan’da geçen, bir kaptanın ve oradaki genel ev gibi bir
ortamın olduğu bir yer… Ben Kadıncıklar’ı da oradan etkilenerek yazdım ama
tamamen farklı konular. Bir gece oyunculardan biri gelemedi. Ben de devamlı
oradayım, ezberim de var. Avni Bey, rahmetli, “Sen çık” dedi, “Sen yakışıklı bir
gençsin, başarırsın”. Küçük bir roldü, onu da tam hatırlamıyorum şimdi. Savaş
Akova vardı, şimdi dizilerde falan oynuyor, onun oynadığı bir roldü, o
gelememişti. Beni çıkarttılar ama hayatımdaki en korkunç durum oydu. Aktörlüğün
bu kadar zor olduğunu bilemezdim, elimi koyacak yer bulamadım. Sonra indim ve
“bir daha asla” dedim. Hatta bundan 4 yıl önce büyük bir kabusla uyandım. Benim
oyunumu oynayan bir tiyatroda bir aktör hastalanmış. Diyorlar ki “zaten sen
yazdın, çık ve bunu oyna”. Yemin ederim korkuyla uyandım. Toplum önünde,
binlerce insan önünde konuşabilirim ama aktörlük başka bir şey.
Yönetmenliği denemeyi düşünüyor musunuz?
Yönetmenlik de şöyle oldu. Bana ilk defa Bozkurt Kuruç önerdi. Beni çok sever,
ben de onu severim, Boyacı’yı ona ithaf etmişimdir. 10 yıl falan aynı kurumda
çalıştık, Devlet Tiyatroları’nda edebi kurulda onun zamanında 10 yıl çalıştım.
Benim Kadıncıklar oyunumu Antalya Devlet Tiyatrosu almıştı. Bozkurt bey dedi ki,
“neden oyun yönetmeyi düşünmüyorsun?”. Dedim ki “bu işler ayrı, birbirine
karıştırmamak lazım”. “Ama senin oyunlarının oynanmasında reji sıkıntısı
oluştuğunda bir kolaylık getirecektir sana” dedi. Bence yazan-yönetenin aynı
kişi olmasının kötü bir görünümü var. Örneğin benim çok iyi arkadaşım Dinçer
Sümer genellikle kendi oyunlarını yönetti. Başar Sabuncu, keza öyle. Ben buna
tamamen karşıyım ve reddettim. “Zaten ben yönetmeyi de bilmiyorum” dedim.
Almanya’da Berlin Tiyatrom grubu Matruşka’yı seçmişti. “Biz buradan size ciddi
bir para vereceğiz, aynı zamanda yönetirseniz bu ikiye katlanır” dediler. Ben
“yapmam” dedim, yine çok ısrar ettiler ama hayır dedim. Hakikaten herkes kendi
işini yapmalı. Ama şimdi farklı düşünüyorum, yanlış anlamayın kendi oyunlarımı
koymak değil amacım. Ciddi bir yönetmenle beraber onun yanında asistan olarak
çalışıp bir oyunun nasıl kotarıldığını görmek istiyorum. Yazar olarak bana büyük
katkısı olacağını düşünüyorum. Oyun sahnelemek için değil yani.
Bir yazar ile bir yönetmenin ilişkisi nedir? Örneğin
bir yönetmen tekstin üzerinde ne kadar değişiklik yapabilmelidir?
Bir yönetmen var, alır yalnızca teksti değerlendirir ve seyirciye nakleder.
Bence normal olan budur. Bir yönetmen var, teksti alır süsler ve seyirciye
verir. Bu fevkaladedir. Hatta yazarın yazıp da tam anlamıyla altını çizmediği
şeyleri bulur, onları da öne çıkartır. Bir de bir yönetmen türü var, bunlar
korkunçtur. Tekst değil orada reji önemlidir. Shakespeare’i de mahvederler,
Miller’i de, beni de, Güngör’ü de. Oyunu kendine göre yeniden çıkartır,
kahramanları değiştirir. Örneğin benim Matruşka diye bir oyunum var, 2 kişilik
çok sıcak bir oyundur. Bu oyuna bir 3 üncü tip ekledi bir yönetmen. İki
karakterin yanına bir tip.
Cahil bir adam yani. Ben provalara asla gitmem, yönetmene bırakırım ama baştan
konuşurum. Derim ki “bu teksti naklet ama süsle, bir şeyleri değiştireceksen
karakter boyutunu falan düşün, yoksa mahvedersin metni”. Oynanmazdan 1 gün önce
izlediğimde dehşete kapıldım, dediğim gibi 3. bir şahıs eklenmiş, tip eklenmiş.
Benim oyunlarım hep karakterlerdir, orada 3. bir şahıs ekliyorsun ve onun hiçbir
derinliği, karakter boyutu yok, oyunculara içki falan ikram ediyor. O da
olabilir ama onu öyle bir koyacaksın ki oyunun esprisi içinde olacak, yama gibi
değil. Belki dekoru değiştiren, zamanında içkisini uzatan, bir yastık bulayım
dediğinde koşup uzatan yani sanki o sahnenin çalışanlarından biri gibi yapsaydı
belki olurdu. Çok kötü bir şey yaptı o yönetmen. Dedim ki “Ben yaşarken de
öldükten sonra da bir daha asla hiçbir oyunumu yönetmeyecek bu adam!” Bu tür
yönetmenler tekstin iletisini anlamazlar, içeriğini tam çözemezler. O oyunun iyi
bir oyun olduğunu kabul etmişlerdir ama onu kendine göre yeniden yazarlar. Çünkü
yazarlık hevesleri vardır. Bu tür yönetmenleri sevmiyorum ben. Bu gerçekten
ciddi bir sorun, aslında dünyada da ciddi bir sorun… Okuduğunu anlayamamak ve
her şeyi reji üstüne kurmak, reji konsepti olarak bakmak bir tekste... Bence bu
korkunç bir şey. Bunun gerekçesini bulmakta güçlük çekiyorum. Bir kere senin
haddin değil; bir metni değiştiriyorsun, örneğin bir komediyi tragedyaya
çevirmeye kalkıyorsun. Bu tür rejisörlerle asla çalışmıyorum ben.
Bir tiyatro yazarı nasıl olmalı?
Bu herhalde, belli noktada kendini sürekli yenilemek, geliştirmekle ilgili.
Bunun yanında daha bilinçli bakmak gerekir meseleye. Ben oyun yazarlığı dersine
de giriyorum, bu dersler 16 yıldır bana çok şey öğretti. İşin bilimsel bir yanı
var. On binlerce oyun yazılmış ama iyi oyunlar 100-150 oyunu geçmiyor bütün
dünyada... O zaman bir ortak nokta var diye düşündüm ve buldum. Ortak noktalar
neler? : İyi oyunların hep sağlam tekstleri var, evrensel bir temaları var ve
karakterler var. Bu 3 şey çok önemli. Bakıyorsun Arthur Miller yaşıyor ve
yaşayacak, Shakespeare yaşıyor yaşayacak. O zaman sen eğer yazar olarak kendi
birikimini yapmışsan ve yazdığın oyunlarda bu 3 noktayı başarmışsan başarısız
olman mümkün değil. 23 oyunum var bunların 15 tanesi evrenseldir ve kalır.
Mesela Kördövüşü kalmaz, nerede kalır; Türkiye’de. Başka bir yerde olmaz. Ama
Matruşka, Çığ, Çıkmaz Sokak, Kadıncıklar, Şapka, Che, Neyzen vb. her yerde olur.
Türk Tiyatro yazarlarını düşündüğümüzde, bugün bir
duraklama var mı?
Yazarlar hakkında konuşmam yanlış olur ama konuşmak da lazım. Birçok insan
Türkiye’de tiyatro yazarı yok dediklerinde ben çok tepki verirdim, sonra bir
şeylerin farkına vardım, hakikaten yok. Zaten dünyada da yoktur. Romen
Tiyatrosu’na, Rus Tiyatrosu’na, Amerikan Tiyatrosu’na gidiyorsun birkaç yazar
öne çıkıyor ve onlar kalıyor. Türkiye’de tiyatro yazarlığı maalesef istenilen
ölçüde ve düzeyde değil. Bu şekilde giderse de olması mümkün değil, kötü
gidiyor. 1960’tan sonra müthiş bir patlama oldu Türkiye’de. Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne bir takım insanlar geldi ve oyun yazma üzerine
eğitim verdiler. O zaman çok ciddi olarak yazarlar çıkmaya başladı ortaya. Melih
Cevdet’i, Aziz Nesin’i, Orhan Asena’sı… Aklına kim gelirse... Bunların içinde
bir tek Orhan Asena 3-5 oyunu ile kaldı… Ama az önce saydığım ölçütler önemli.
Bizde genellikle hikayeler sağlamdır ama evrensel tema ve karakterler yoktur.
Dünyada durum bence çok iyi. Örneğin Bulgar ve Romen Tiyatrosu bence Avrupa’nın
en iyileri bugün için. Dünya çok büyük bir değişim yaşıyor,1990’dan sonra bütün
dengeler alt üst oldu. Değişim dönemleri yazarlar için büyük avantajdır, büyük
yazarlar hep böyle çıkar. Bizdeki ise değişim değil, bizde dünyadaki değişimin
yönlendirmesi söz konusu. Kültürü-içeriği yok etme... Bütün yazarlık alanlarında
böyle. Orhan Pamuk diye bir adam Nobel alıyor. İçeriksiz ve yoz, hiçbir şey
söylemeyen, eser de denemez yazdıklarına. Denemeler öne çıkıyor. Tiyatroda bu
durum daha belirgin.
Shakespeare’nin oyunlarını okuduğunuz zaman hepsinin ayrı olduğunu görürsünüz,
çeşitlemesi vardır. Macbeth’te başka bir mesele anlatır, Hamlet’te başka bir
şey, Otello’da ayrı bir şey anlatır. Komedileri de öyle 12. Gece’si, Fırtına’sı
ayrı ayrı. Yazar her tarafı kuşatarak gelir… Shakespeare’in büyüklüğü kendi
halkının deyimlerini, atasözlerini, gerçekten temel düşünce olabilecek şeyleri
ve bütün o ölçütleri uygulamış bir yazar olmasındandır. O dehası ile uygulamış,
bilinci ile değil, dehasıyla hissederek uygulamış. Halk var orada, insanlar var
ve hepsi karakter. Mezarcısı bile karakter, bir hikayesi var, bir şey anlatıyor,
bir felsefesi var. Anlatımın zaman içerisinde farklı bir boyuta geldiği bir
gerçek ama ben içeriksiz bir şeyi salt biçimsel olarak güzeldir diye oyun olarak
kabul etmiyorum.
Oyunlarınızın içinde en özel diyebileceğiniz bir oyun
var mı? Oyunlarınızda oynamasını istediğiniz oyuncular?
İnsanın kendi çocukları içinde ayırım yapması zor ama şunu rahatlıkla
söyleyebilirim; oyunlarım içerisinde 15 belki 16 oyunum evrenseldir. Şapka,
Çıkmaz Sokak, Matruşka, Çığ, Kadıncıklar, Neyzen Tevfik, Sabahattin Ali’yi Kim
Öldürdü?, Che Guevara, Ah Bir Yoksul Olsam, Kızılırmak hepsi çok güzel oyunlar
bence.
O kadar iyi oyuncular var ki, örneğin Devlet Tiyatroları’nda Bülent Emin Yarar
oynadı benim bir oyunumda, Şapka’da Amerikalı’yı oynadı, başrolü. Mesela Yetkin
Dikinciler, Mehmet Ali Kaptanlar, Uğur Polat, Şehir Tiyatroları’nda Hüseyin
Köroğlu var, Şükrü Türen var. Kadınlardan örneğin Zuhal Olcay var. Işık Yenersu,
Sumru Yavrucuk… O kadar çok ki hangisini sayayım?
Bundan sonrası için hedefleriniz, başarmak
istedikleriniz var mı?
Ben daha ilk oyunumu yazdığımda dedim ki, “Ben bir oyun yazarı olarak kendimi
kabul ettireceğim ve Polonya’da, Rusya’da oyunlarım oynanacak” Şimdi tabii
bunlar süreklilik kazandı, pek çok ülke oynuyor oyunlarımı. 30-40 Ülke oldu.
Artık daha başka ülke tiyatrolarında Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da,
İtalya’da, Çin’de kısaca bütün dünyada oynansın istiyorum. Zaten oralarda da
başlıyor…
ÇIĞ oyunu sizin için ne ifade ediyor?
Ben Çığ’ı bu kadar beklemiyordum, daha çok Çıkmaz Sokak, Kadıncıklar,
Matruşka’dan böyle başarılar bekliyordum. Onlar da yurt dışında oynandı ama Çığ
biraz farklı gelişti, Çığ, çığ gibi birdenbire büyüdü. Bir anda Gürcistan’da 2
tiyatro birden başladı, 3. tiyatro provada. Gürcistan’ın tiyatro tarihinde böyle
bir şey yok, bir yazarın aynı oyunu 3 bölgede birden… Azerbaycan’da başladı,
Bakü’den yeni geldim, Kazakistan’da iki tiyatroda birden sahneleniyor. Rusya’da
3 tiyatroda birden devam ediyor Çığ. Bugünlerde Bulgaristan’da başladı… Bütün o
eski sosyalist ülkelerde hızla yayılması sebebiyle acaba bunlara has bir özellik
mi taşıyor diye düşünürken birden İsveç’in, İtalya’nın, Fransa’nın devreye
girmesi oyunla ilgili bazı yargılarımı değiştirdi. Gerçekten de bir dünya oyunu
olmuş Çığ.
Yeni yazarlar yetiştirmek için projeleriniz var mı?
Yazan insanı boş bırakmamak lazım, oynayacaksın bir kere, o kesin. Ama yazarı
yönlendirmeden oynarsan ona kötülük etmiş olursun. Artık şu rejim yıkıldı bu
dünya görüşü çöktü falan diye bakmak da doğru değil, çünkü temel bir bakış
vardır. Bir yazar gerçekten toplumcu dünya görüşüne uygun olarak bakarsa
meseleye, sağlam eserler çıkartır ortaya. Nazım Hikmet niye bu kadar büyüdü,
çünkü oradan hareket etti ama sonra orayı da eleştirdi. Dünyaya sınıf
penceresinden bakmak lazım, o farklılığı görmüyorsanız asla iyi bir yazar hatta
iyi bir yönetmen ve aktör olamazsınız. Yazarın görevi şöyle yaparsan kurtulursun
demek değildir. Yazar böyle bir şey söyleyemez, yazar doğru bakar. Doğru baktığı
zaman içeriği olur, toplumsal yanı olur, karakterler ortaya çıkar, evrensel
teması ortaya çıkar. Genç yazarlara benim tavsiyem Türk Edebiyatı’nı asla ihmal
etmesinler. Bugün dünyada gerçekten çok önemli bir Rus, Fransız, İngiliz,
İspanyol edebiyatı varsa Türk Edebiyatı bunlardan geri değil. Yazara aşağılık
duygusu yakışmaz. Kaldı ki biz onlardan daha avantajlıyız. Bizim coğrafyamız çok
farklı, burada 40 tane halk var. Türküz, Rumuz, Kürdüz, Ermeniyiz... Ortak bir
kültür yaratmışız. Hangi ülkeden Mevlana, Yunus Emre, Nazım Hikmet, Aziz Nesin
ve Yaşar Kemal gibi adamlar çıkmış?
Televizyon için senaryo yazdınız mı?
Hayır, yazmadım, çünkü ekonomik değil. Bir buçuk saatlik bir dizi bir
oyun demektir. Bir oyunun getirisi daha fazla . Oyun öyle değil, başarılı ve
kalıcı bir oyun yazınca daha fazla oynanıyor, artık yurt dışında da oynanıyor,
kazancı daha fazla oluyor. Üstelik kalıyor yarınlara.
İsmail Can Törtop
can@tiyatrodunyasi.com
15.01.2008